Yakın Doğu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Felsefesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gürbüz Deniz’i Konuk Etti

Eklenme Tarihi: 12 April 2017, Wednesday, 14:21
Son düzenleme: 12 April 2017, Wednesday, 14:40

Yakın Doğu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Felsefesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gürbüz Deniz’i Konuk Etti

Yakın Doğu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi haftalık konferansları bağlamında bu hafta “İslam Düşüncesinde İnsan” başlıklı konferansta Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden İslam Felsefesi öğretim üyesi Prof. Dr. Gürbüz DENİZ’i misafir etti.

Yakın Doğu Üniversitesi Basın ve Halkla ilişkiler Müdürlüğü’nden verilen bilgiye göre, İlahiyat Fakültesi’nin her hafta düzenlediği konferanslar dizisinin bu haftaki konusu “İslam Düşüncesinde İnsan” başlıklı konferansta, YDÜ İlahiyat Fakültesi Dekan vekili Prof. Dr. Mehmet Mahfuz SÖYLEMEZ ,fakülte öğretim üyeleri ve öğrencilerinin katıldığı belirtildi.

Prof. Dr. Gürbüz DENİZ ; ” Kainât Yaratıldığında İnsanoğlu Henüz Yoktu. İnsan Yaratıldığında, Kainat Mana Ve Değer Kazanmaya Başladı”

Prof. Dr. Gürbüz DENİZ konferansta yaptığı konuşmasında;”Kainât yaratıldığında insanoğlu henüz yoktu. İnsan yaratıldığında, kainat mana ve değer kazanmaya başladı. Çünkü âlemde her şey, insan için var kılınmıştı. Bu sebeple insandan bahsetmek, aynı zamanda kainattan bahsetmek manasına gelmektedir. Yine insan olmasaydı Cennet ve Cehennem de yaratılmazdı. Anlaşılıyor ki, bütün güzellikler ve bütün olumsuzluklar, ancak insandan dolayı vardır. İnsanı, bu kadar, varlığın ve varoluşun merkezine alan İslam, insan hakkında önemli açıklama ve yorumlarda bulunmuştur. ”Biz Ademoğullarını şerefli (değerli) kıldık…” şeklindeki ayetler bu hususu açık bir şekilde ifade etmektedirler.

Prof. Dr. Gürbüz DENİZ ; “İnsan, Tabiatı (Yaratılışı) Gereği Medenidir/Sosyaldir”

İnsanın, İnsan Diye Adlandırılmasının Birinci Nedeni, İnsanların Birbirleriyle Olan Ünsiyetidir. İnsanlar birbirleriyle ilişki (ünsiyet) kuramadıkları takdirde varlıklarını sürdürmeyecekleri bir yapıda yaratılmışlardır. Bundan dolayı; insan, tabiatı (yaratılışı) gereği medenidir/sosyaldir. Ayrıca insana, insan denmesi; insanla beraber insanın, her şeyle, bütün kainatla ilişki kurmasından ve ilişkili olmasından dolayı da bu ad verilmiştir. Yani insan, hem hemcinsleriyle ve hem de kainatla ilişki ve iletişim içinde olabilecek bir tabiatta yaratılmasından dolayı kendisine insan denilmiştir.

İnsiyye kelimesi, insana ait olan, kendisine ünsiyet duyulan, alışılan ( yani var olan) her şeyle ilgili ve insana yakın olan, insanî tarafı ifade eden bir sözdür. Enes anlamıyla insan, vahşetin karşıtı ve insanu’l-ayn olarak insan ise (kainatın, evrenin) göz bebeği diye anılmıştır.

Yakın Doğu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Felsefesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gürbüz Deniz’i Konuk Etti

Prof. Dr. Gürbüz DENİZ; “İnsanın Nisyânı, Nankörlük Ve Vurdumduymazlıktır”

İnsan teriminin ikinci anlamına göre ise insan, nisyân kökünden “însiyan” şeklinde oluşmuştur. Bu manasıyla insan; unutan, fark etmeyen, uzaklaşan anlamlarını içermesi itibariyle, tabiatına izafet olan bu hususlarla dikkat çekmektedir. İnsanın nisyânı, nankörlük ve vurdumduymazlıktır. (Kur’an: 39/8; 25/18) Vurdumduymazlık, insanın olması gerektiği gibi değil de yaratılışındaki iyi duruma aykırı bir şekilde davranmasıdır.

İnsan; ünsiyet anlam kökeniyle, hemcinsleriyle uyum halinde yaşayan bir varlık iken, nisyan anlam kökeniyle insan ise; kavga eden, kan döken (Kur’an: 2/30), yeryüzünde fesat çıkaran (Kur’an: 30/41,47/22) varlığın adı olmaktadır. Bilinen ilk insanın varlığı ve varoluşa gelişi sürecinde Allah ile melekler arasındaki muhavereye baktığımızda, Allah’ın insanı birinci anlamı gerçekleştirecek yetkinlikte yarattığını anlamaktayız. Meleklerin öne sürdüğü ikinci anlamıyla (nisyan) insan ise, insanın ontik hayrına nisyanın arızî bir şer olarak tekabül etmesidir. Ünsiyet; alçak gönüllülüğü bünyesinde taşıdığı gibi, diğer varlıklarla ünsiyet kurabilmesi için varlıklara ilişkin bilgiyi, en azından onların adlarını bilmeyi tazammun etmektedir. İnsanî ünsiyetin üzerlerinde en çok görülmesi gereken kimseler Müslümanlardır. Hz.Peygamber bu hususta şöyle buyurmaktadır: “Mü’min ülfet eder, ülfet etmeyen ve kendisi ile ülfet edilmeyen kişide hayır yoktur.” İnsanın ontik doğasında hayrın, şerri öncelediğinin en önemli kanıtı; Tin suresinde ifade edilmektedir: “Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.” (Kur’an: 95/4-5; 91/7-8) Öncelikle insanın tabiat olarak iyi yaratıldığını yani insanın özünün ünsiyet olduğu ve hakikati bilme (varlıklara ad verme, Kur’an: 2/31) yeteneğinde olduğunu anlamaktayız. Ancak bazı insanlar, meleklerin de ifade ettikleri üzere, varoluşsal olarak bu özgün olan özlerini kendi fiilleriyle ve iradeleriyle aşağılık seviyelere düşecek durumlara getirmektedirler. İslam metafiziğinde insan varlığı ile ilgili en temel hareket noktası, bu iki âyetin ifade ettiği çerçeve dahilindedir ki insan gerçekliği de bu minval üzere cereyan etmektedir.

İnsan tabiatı, ileride teferruatlı bir şekilde de üzerinde duracağımız üzere, Allah’ın yaratmasıyla beden ve ruh’tan teşekkül etmiştir. Bunlardan birincisi olan ruh (nefs-i natıka) kökeni itibariyle semavîdir, yüce âleme aittir. Bu sebeple de insan hikmet ile mütekamil hale geldiğinde, ulvî alemin özlemiyle, ulvî olan şeylerin peşine düşer. İnsanı oluşturan cevherlerden diğeri olan beden ise kökeni itibariyle yeryüzüne ait (arzî) olduğu için yere ilişkin şeyleri ister. Bu tabii ve yapısal özelliğinden dolayı; şehvet ve gazap ile insan dengesini yitirdiğinde (arzda olanları) fazlaca arzu etmeye başlar.

İnsanoğlu; dünya ve ahireti kazanabilecek tabiatta yaratılmıştır. İnsan ahireti terk edip yalnızca dünyaya yöneldiğinde dünyalık çok şeyler kazanabilir. (Kur’an: 42/20;2/200) Ancak ahirete inanmadığı zaman ahirete (büyük bilinmeze) ilişkin olacak olan kazanımlarının noksanlığı nedeniyle, dünyalığa sahip olmakla istediği saadeti yakalayamamaktadır. (Kur’an: 57/15,3/91) Bunun aksine, Hıristiyan ruhaniliği gibi uhrevî şeyler yapsa, ancak dünyevî olan istidatlarının gereğini yerine getirmemesinden dolayı, gönlü dünyada kalmakta ve bu sebeple de hedeflediği ulvi gayeye tam ulaşamamaktadır. Bu da insanı tatminsiz olmaya sevk etmekte ve insanın huzursuzluğunu doğurmaktadır.

İnsanın huzurlu olması için aklî ve hissî tercihlerini belirginleştirmesi gerekir. Çünkü insan; düşünme ve ayırt etme yetileriyle hayvanlardan ayrılmaktadır. Bu iki yeti kullanılmadığı zaman, insan ile hayvan arasında fark kalmamaktadır. İnsan aklî yeteneklerini kullanıp dünyada kendisine ne, ne kadar gereklidir; ahiret için de ne, ne kadar gereklidir’in hesabını ve ayrımını yaptığında dünya ve ahiret hayatı hakkında dengeli olmayı öğrenmiş olmaktadır. Yani ne dünyadaki ve ne de ahiretteki nasibini unutmadan hayatını yaşayan kimse, (Kur’an: 28/76-78) tabiatına uygun davrandığından dolayı, dünyada iç huzuru, ahirette ise mutlu olmanın yolunu bulmuş demektir.”